Sessizlik Hazinesi

Sessizliğe dair düşündüm biraz. Tıpkı Simyacı kitabındaki gibi, gözümüzün önünde olmasına rağmen bir türlü göremediğimiz bir hazine gibi sessizlik. Nasıl bir dinlenme alanı olduğunun, iç dünyamıza açılan kapının asıl anahtarını taşıdığının farkında değiliz.

‘Neden sessizlikle aramız iyi değil?’ sorusuna aradığım yanıtta kültürün izine rastlıyorum. Sessizliği özgüvensizlikle, kendini ifade edememekle, ‘zayıf bir kişilikle’, ‘asosyallikle’ tanımlarken toplumdaki güçlü/zayıf dengesinde zayıf bir karakter özelliği ile nitelendirdik.

Sessizliği ötekileştirdik. İletişimin tamamını konuşmaya devrettik.

Sonrasında gözümüzü konuşma aralarındaki sessizliklere, boşluklara çevirdik. Onları da yok ettik. Böylelikle kendi varoluşumuzdan uzaklaşmaya, bir diğerinin konuşurken verdiği eslere, duraksamalara tahammül gösterememeye ve nihayetinde kendi özgün benliğimizle yabancılaşmaya başladık.

Oysa sessizlik, nasıl kullanacağımızı bilemediğimiz bir hazineye sahip olmak gibi. Japonca’da ‘’ma’’ kavramı ile anlatılan iki şey arasındaki anlamlı boşluk, sessizlikten bahseder. Doğru kullanabilirsek, sessiz anları doldurulması gereken kaygılı anlar olarak görmek yerine kendimize vereceğimiz saygı anları olarak dönüştürebiliriz.

Kendi sessizliğimize alan açtıkça iç dünyamızda duygularımızın, düşüncelerimizin demlenmesine, bağ kurabilmesine alan açmış oluyoruz. Yalnızca kendi sessizliğimize değil bir diğerinin sessizliğine alan açtıkça karşımızdaki kişiye kabul/özen alanı açarak ilişkilerimizi daha derin bir hale getiriyoruz.

Sessizliği, toplumda bir etiketlenme aracına dönüştürmeden, bir eksiklik olarak nitelendirmeden önce onunla daha farklı bir yerden ilişki kurmayı, sessizliğimizle korkmadan yeniden tanışmayı, kendimize zaman tanımayı ve kabul göstermeyi öğrenebiliriz.

Sessizlik hazinesinin, doğru kullanabildiğimizde bizi ulaştıracağı nokta ‘kendimiz olabilme’ hazinesi. Bizi bekliyor.

Klinik Psikolog Sena Şümür